YÖRESEL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
YÖRESEL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Şubat 2009 Cuma

BARBIE BEBEK PASTASI-2

İyi bir haftasonu dileklerimle merhaba...Nihayet Cansın ve Canset için hazırladığım pastaların sonuncusuyla karşınızdayım...

Son zamanlarda yemek tariflerini biraz ihmal ettiğimin farkındayım...Resimler biriktikçe birikiyor, öyle ki, bazı tarifleri nasıl yaptığımı unuttuğum, yeniden denediğim bile oluyor. Yaparken yazma alışkanlığını yerleştirsem iyi olacak...

Bir süre daha pasta işleriyle haşır neşir olacağım sanırım, ama henüz blogumda yayımlamadığım yeni yemek tariflerime gazetedeki yemek köşemde yer vereceğim...Daha önce de bahsetmiştim; Ağustos ayından beri haftalık çıkan yerel bir gazetenin yemek köşesini hazırlıyorum, yeni, özellikle yöresel tarifleri merak ediyorsanız önümüzdeki günlerde gazetenin internet sayfasından köşeme göz atabilirsiniz (lütfen tıklayın).



Geçenlerde gelen bir mail sayesinde "Memmecim Giliği" başlıklı yazımın Truva Gezi Dergisinde yer aldığını öğrendim; gelen mail dergideki yazıma gelmiş bir yorum bildirimiydi: "Yöremin yemeği olan ciğer sarmasını almak için girmiştim .Yazdıklarınız beni çok duygulandırdı,şu anda hala ağlıyorum.Keşke yöreye göre değil de tüm Türkiyede bu adeti yapabilsek. Yozlaşan bir nesil gelmekte.DUYGULARIMI YAZMAK İSTEDİM.Size yazdıklarınız için teşekkür ederim."

Önce şaşırdım, çünkü ben bu dergiye yazı göndermemiştim...Sonra Gazetedeki bir tarifimi yayınlamak için izin istediklerini hatırladım...Demek ki o tariften sonra blogumda bu yazıyı görünce bu yazıyı yayımlamaya karar vermişler...


İnternette surf yapmak deyimi internette dağılmak olarak değiştirilmeli bence, bir yerden başlıyorsunuz sonra kendinizi bambaşka bir yerde buluyorsunuz:-)))Özellikle pastalarla ilgili sayfaları dolaşırken ondan ona, ondan ona derken tam anlamıyla dağılıyorum ben...zamanın nasıl geçtiğini farketmiyorum. Hele ki bu hatayı gece yapıyorsam ondan sonra bekle ki uykun gelsin...Artık 2, 3, 4 bazen gün ağarana kadar uyuyamıyorum...Ertesi gün bir zombi oluyorum...Bir kaç gün üstüste uyuyamayınca kronikleşmeye başlıyor, yarasa hayatı yaşamaya başlıyorum, halbuki eskiden bıraksalar rahatlıkla öğlene kadar uyurdum...

Al işte dağıldım yine konu nerden nereye geldi:-)))Biri beni durdursun yaawww:-))


Sevgili blogşörüm Melek beni sobelemiş. Bu hoş bir sobe, çünkü sadece sevdiğiniz bloglara verilecek bir sevgi ödülü bu ve Melekciğimin ödül verdiği bloglardan biri de benimkisi...

Ödülün gönderilmesiyle ilgili 3 kural varmış.

1. Seni ödüllendiren blog yazarının linkini vermek.

2. Bu ödülü başka 7 blog sahibine linklerini vererek göndermek.

3. Seçilen blog yazarlarını durumdan haberdar etmek.


Tek tek başka veren olmuş mu diye kontrol etmeden ben de 7 arkadaşıma ödüllerini gönderiyorum (başkası da gönderdiyse sevgi seli olur fena mı:-))):

  1. Maksat Muhabbet Olsun
  2. Bir tutam zencefil
  3. Sihirli Kepçe
  4. Neslihan'ın Çikolata Fabrikası
  5. Missgibi
  6. Sıcak paylaşımlar
  7. Asiye'nin Mutfağı

Hepinize keyifli bir hafta sonu dilerim...

6 Ekim 2008 Pazartesi

MEMMECİM GİDİĞİ


Bu başlığı gördüğünüzde çoğunuzun "bu da nesi" dediğinizi tahmin edebiliyorum, zira ilk duyduğumda ben de böyle söyledim. Dinledikçe farkettim ki hızla adetlerimizi, o sürekli övündüğümüz kültür mozaiğimizi, değerlerimizi kaybedip bize ait olmayan bir yapının içine sürükleniyoruz. Ne kadar açıklayıcı oldu değil mi:-)))
Peki baştan başlayalım. Bu sefer bir yemek tarifi yok, onun yerine yeni öğrendiğim ve öğrenmekte bu kadar geciktiğim için utanarak anlatacağım bir geleneği sizlerle paylaşmak istiyorum. Utanıyorum dedim, zira bu gelenek babamın memleketi olan Sivas'a ait bir gelenek ve ben bunu yeni öğrendim;

Arife günü kızım da heveslenerek bizimle oruç tutmak istedi, yaşı küçük olmasına rağmen hevesini kırmak istemedik, bizimle birlikte sahura kalktı ve iftar saatine kadar gık demeden tuttu orucunu. Akşam halama gittiğimizde bunu anlatınca halam kızımı sırtına alıp evde gezdirdi...Bu adeti hatırlıyorum, küçükken ilk oruç tuttuğumda bana da yapmışlardı. Pelin bu durumdan öyle keyif aldı ki, Barkın da heveslenip "yarın ben de oruç tutacağım" dedi ama geç kaldığını öğrenince hevesi kursağında kaldı, seneye bu lafını hatırlar mı bilmem.
Halamın "bana memmecime gelseydiniz ya" demesiyle memmecim gidiği adetiyle tanışmış oldum.

Sivas’ta bayramdan bir gün evvel, yani arefe günü çocuklar oruç tutar Memecim gezerlermiş. Çarşılarda gilikler ( bir çeşit simit) satılırmış. Memmecim giliği, 7 cm kadar çapında olan simitlermiş. Giliklerin 20 kadarı ipte dizili olarak Ramazan ve Kurban Bayramı arefesinde çarşıda satılırmış. Ortası delik, kandil simidine benzeyen giliği evde yapamayanlar çarşıdan alırlarmış.

Arife günü bayramlıklarını giyen çocuklar ellerine birer oklava alıp mahallelerinde "memmecim" gezmeye başlarlarmış. Ellerindeki oklavaya evden ilk giliklerini takan çocuklar geldikleri evin kapısına oklavayla vurarak ;

Memecimin havaası
Madelerin tavaası
Gökten rahmet
Yerden bereket
Amin amin...Bir gilik.

diye hepbir ağızdan şarkı söyleyen çocuklara ev sahibi akşamdan hazırladığı ’Memecim giliği’ni getirir, kendi eliyle çocukların sopalarına takar eğer gilik yoksa şeker, para, leblebi vb. vererek çocukları geri çevirmezmiş. Çocuklar kendilerine hediye veren ev sahibine övücü sözler söyleyerek, ’Allah daha çok versin... Bereket versin...’ sözleriyle evden ayrılarak bir başka kapıya doğru yönelirlerken hediye verilmezse ”Kazanın dibi yana...Kazanın dibi kurusun... Kazanın dibi patlasın... Kazanın dibi bakır, itler sürüsün takır takır...” diye beddua ederek oradan ayrılırlarmış.

Senede iki defa Ramazan ve Kurban bayramlarının arefelerinde uygulanan bu adet Sivas’ın eski mahallelerinde görülebilirse de artık eskiden olduğu gibi yaygın değilmiş.
Bu adeti ilk duyduğumda aklıma "cadılar bayramı" geldi .


Şaka mı şeker mi diye kostümleriyle dolaşan çocukları nerdeyse hepimiz duymuşuz veya seyretmişizdir.Ama bir Sivaslı olarak, her ne kadar hiç Sivas'ta yaşamamış olsam da, bize özgü ve ne yazık ki unutulmaya yüztutmuş bir adeti yeni öğreniyor olmak beni utandırdı doğrusu. Ben de buraya yazmak istedim. İstedim ki bilmeyen okusun, okuyan okumayana, duyan duymayana anlatsın. Uygulayamasak da adetlerimiz unutulmasın.

10 Nisan 2008 Perşembe

MİRİK KÖFTESİ

Hastalığım süresince beni merak eden, geçmiş olsun dilekleriyle moral veren herkese tekrar teşekkür ederim...İyi ki varsınız...

Bu hafta biraz daha iyiyim, en azından artık fısıltıyla değil de kısık bir sesle konuşuyorum:-)) Ama yeni bir tarif yazacak gücü bulamadım kendimde, ben de araya konuk aşçı alayım dedim (böylece eski blogumdaki tarifleri de aktarmış olacağım ;-)))
İlk konuğum halam ve bizim ayıla bayıla yediğimiz mirik köftesi...Halacığımın ellerine sağlık...

Benim baba tarafım Sivas’lıdır. Bu tarif de rahmetli babaannemin bize yaptığı, çok severek yediğimiz bir yemeğe ait. Babaannem ne zaman istesek yoğurması zahmetli olmasına rağmen bizi kırmaz ve yapardı mirik köftesini. Şimdilerde çocuklarımın da çok severek yedikleri bu yemeği sevgili halam yapıyor bize. Ne yalan söyleyeyim ben henüz yapmayı denemedim, halacığım her istediğimizde yapıyor, biz de afiyetle yiyoruz.

Eskiden, yakın çevremde bir yemeği çok güzel yapan biri varsa o yemeği yapma işini ona bırakır ben yeme işini üstlenirdim. Ama annemi kaybettikten sonra artık akıllandım, öğrenmem gerekenleri ertelemiyorum, yarının ne getireceği hiiiç belli olmuyor çünkü.
İşte bu yüzden ben de halam köfteyi yaparken baş ucuna oturdum, onun göz kararı yaptığı köfteyi ölçülendirmeye çalıştım. Bu arada köftenin adının nerden geldiğini de sordum.
Mirik köftesi Sivas’a özgü bir yemekmiş. Mirik fakir, yoksul anlamına gelirmiş, bu köfteye de, içinde et bulunmadığı için bu isim verilmiş. Doğrusu yoksul olmanın damak zevkinden de yoksun olmayı gerektirmediğine çok iyi bir kanıt bu köfte.
İşte ailecek büyük bir zevkle yediğimiz mirik köftesinin yapılışı.

Malzemeler;
½ kg ince bulgur
1 büyük soğan
yoğurt
2 kaşık salça
tereyağ
3 diş sarımsak
tuz, karabiber
dereotu
maydanoz
2 avuç un (halamı kızdırmamak için elinden alıp ölçemedim ama kıvama göre unu ayarlamak gerekiyor zaten)

Bulgur yıkanır, içine ince doğranmış maydanoz ve dereotu eklenir. Soğan rendelenir, bulgura ilave edilir ve yoğrulur. Arada az su ilave ederek yoğurmaya devam edilir. İki avuç unumuz ilave edilir, biraz daha su ilave edilip yoğurmaya devam edilir (çiğ köfte yapar gibi yoğrulur da yoğrulur) Hafif vıcık ama şekil verilebilecek kıvama gelince ister misket gibi ister biraz uzunca şekil verilir.
Köfteler mantı gibi haşlanır. Tabağa alındıktan sonra üzerine sarmısaklı yoğurt ve tereyağlı salçalı sos ile servis edilir. Afiyetle yenir.




4 Nisan 2008 Cuma

ERZİNCAN ÇORBASI

Uzun zamandır yayımlamayı istediğim ama bir türlü yapıp da fotoğraflayamadığım bir tarif bu: ERZİNCAN ÇORBASI. Bu çorba bizim aile çorbamız, soyadımızı taşımasının yanı sıra eşimin babaannesinden süregelen (daha öncesini ben bilmiyorum...) geleneksel bir lezzettir de diyebilirim. Tarifi babaanneden öğrenmek kısmet olmadı bana, haladan öğrendim... Uzun zamandır yapmadığımdan spontan bazı değişiklikler de yapmış olabilirim...
Bu çorbayı Lamanın Çorba etkinliği için yapmayı planlamıştım, hem de etkinliği gördüğüm ilk günden beri...

Zaten çok istediğim, yapacağım pastayı bile tasarladığım halde pastakolik etkinliğine katılamamıştım, son gündü ama hasta hasta o pastayı yapmama imkan yoktu. Sevgili arkadaşlarımın Diyet etkinliğine de yetişememiştim...Bari aile çorbamızı yapayım da çorba etkinliğine katılayım dedim...Bi koşu eksik malzemelerimi aldım çorbayı yaptım, fotoğrafını çektim, yazısını yazmaya başladım...link vermek için Lama'nın sayfasını açtım ki...Ohooo ben günleri karıştırmış olmalıyım ki Lama kapanış konuşmasını yapmış bile:-(( Üstelik bir Erincan çorbası daha var... (gerçi baktım tarifler farklı, herkes kendi yorumunu katıyor yemeğine) Ben de bıraktım yazmayı...
Araya bir pasta (fotoğraflanamamış), bir kurabiye, bir de yalancıktan parfe (tarifi yakında gelecek...) girdi...
Bu arada hastalığım yanımda içilen sigaraları engelleyemediğim için larenjite dönüştü:-((
Ben de bir zamanlar sigara içiyordum, ama sigaradan rahatsız olan veya hasta olan kimsenin yanında içmemeye özen gösterdim hep...Sırf eşim sigardan nefret ediyor diye içtiğim seneler boyunca evde bir kere bile sigara içmedim. Özgürlük kavramını başkalarını rahatsız edecek derecede serbest davranabilmekle karıştırmamak lazım...

Şu anda sesim hiiiiç çıkmıyor. Hatta biriyle telefonla konuşmaya kalksam, hasta olduğumu bilmeseler kesin beni fısıltıyla konuşan telefon sapıklarından sanacaklar...Durumum evde de genel bir sessizliğe sebep oldu...Ben sesimi yormamak için ve de zaten ancak o kadar çıktığından fısıltıyla konuşuyorum... baktım çocuklar da bana fısıltıyla cevap vermeye başlamışlar, ama farkında bile değiller:-)))) sanki benim kulaklarım da sesten rahatsız oluyormuş gibi ben fısıldadıkça onlar da fısıldıyor:-)))) Çok güldüm hallerine. "Size noluyor, siz niye böyle konuşuyorsunuz?" deyince farkettiler, onlar da kendi hallerine gülmeye başladılar...
Malum rejimdeyim, baktım salatalık bitmiş...eşimi aradım gelirken alsın diye...Ama bende ses çıkmıyor, telefonda fısırfısır salatalık diyen bir ses...hani korku filmlerinde fısıltıyla konuşan telefon sapıkları vardır ya, aynen o hesap...Akşam boyunca eşim fısıltıyla ve biraz da heceleri uzatarak, "salatalıııkk...salatalıııık" diye eğlendi benimle:-)))
Konuşmayı ziyadesiyle seven ben, sesim çıkmayınca kendimi yazmaya verdim, ama yeni tarif ve resimler eklemeye gücüm yetmedi...Zaten resimleri ve taslak yazısı hazır olan çorbayı yayımlayayım bari dedim...Bir başladım yazmaya, ooo konuşamayıp içimde biriktirdiklerimi tıkır tıkır döşenmişim... Halim olsa neler yazacaktım kim bilir:-)) Neyse, bundan sonra daha keyifli haberler veririm umarım...
Eh, artık çorbaya geçmenin zamanıdır...
Malzemeler:
  • 100 gr. kadar yağsız kıyma
  • 1 yumurta
  • 1 limonun suyu
  • 3-4 yemek kaşığı yoğurt (tepeleme)
  • 4-5 diş sarmısak
  • 1 yemek kaşığı salça
  • 3 yemek kaşığı un
  • 1 lt. su (az gelirse ilave edilebilir)
  • Tuz
  • Karabiber
  • Tereyağ
  • Nane
  • Biraz spagetti makarna (dereotu demeti kadar, tuhaf bir tanımlama oldu ama göstermeden başka türlü de tanımlayamadım:-))) Makarna yerine erişte de kullanılabilir ama özellikle yarım paket pişirilmiş makarnanın kalanı 2-3 sefer çorba için kullanılabilir, demek ki yarım paket makarnanın yaklaşık 1/3 ünü kullanıyoruz:-)))

Kıymaya sadece tuz ve karabiber ilave ederek nohut büyüklüğünde toplar yapıyoruz. Kıyma toplarını birbirine yapışmaması için un koyulmuş tabağa koyuyoruz ve arada tamamen una bulanmaları için tabağı sallıyoruz. Suyu kaynatıyoruz, yarısını bir tencereye boşaltıp,suda açtığımız 1 kaşık salçayı ekliyoruz, elenerek fazla unundan arındırılmış köfteleri, 2-3 cm. olarak kırdığımız spagetti makarnayı bu suda haşlıyoruz. Diğer tarafta derin bir kapta tabakta kalan unu, limon suyunu, yumurtayı ve yoğurdu boza kıvamına gelene kadar karıştırıyoruz, içine ezilmiş sarmısağı ilave ediyoruz.

Makarna pişme kıvamına geldiğinde kaynamakta olan suya bu karışımı azar azar dökerek ilave ediyoruz ve karıştırıyoruz. Kalan kaynamış suyu da ilave ediyoruz. 1-2 taşım daha kaynattıktan sonra, bir tavada erittiğimiz tereyağında naneyi yakıp çorbanın üzerine çozurdatıyoruz. Böylece ilk çorba tarifimizi de eklemiş oluyoruuz.

Afiyetler olsuuuun.

Not: Bana geçmiş olsun dileklerini ileten ve yorumlarıyla moral veren herkese çok teşekkür ederim